Patent konusu da diğer pek çok konu gibi ülkemizde yanlış anlaşılan konulardan biridir. Halk tarafından yanlış bir biçimde kullanılmaktadır. Aslında patentle alakası olmayan pek çok yaratma için patent sözcüğü ısrarla tercih edilmektedir. Bunun en büyük nedenlerinden biri de hiç şüphesiz haber kanalları. Zaten onlar yanlış bilgi yaymakta bir numaralar, öyle değil mi? Haber kanallarının yanı sıra gündelik dil ve bilim dili arasında senelerdir süregelen bir uyumsuzluk hâkim. Öyle ki bunu ortaokuldan beri biliyorum. Örneğin, devredeki anahtarla duvara asılan anahtarlar birbirinden farklı bir şekilde çalışıyor. Anahtarı aç dediğimizde aslında kapatmış oluyoruz. Bir başka örnek ise direkt kimyayla alakalı. Halk nezdinde “organik” sözcüğü doğalla eşleşmiş durumda. Halbuki organik karbon temelli demektir, doğal değil. Yine kimyasal kavramının zararlı olduğu algısı toplumumuzda mevcut. Örnekler çeşitlendirilebilir.
Asıl konumuza dönelim. Bir fare nasıl patent alabiliyor? Konuya çok uzak olan ya da patenti yanlış bilen birisi buna çok da şaşırmayacaktır. “Ne var bunda? Yeni bir hayvan patentlenemez mi?” diyecektir. Konuyu az buçuk bilenler ise patentin teknik yaratmalar için olduğunu ve hayvan ırklarının bu kapsama girmediğini bileceklerdir. Oncomouse bir icat değil. O bir makine ya da yeni bir ilaç da değil. O halde nasıl oldu da bu fare patentlenebildi?
Patent Almak İçin Ne Gerekir?
Her fikri yaratma sanılanın aksine patentle korunmaz. Patent yalnızca teknik yaratmaları korumak için vardır. Bir kitabı ya da şarkıyı patentle koruyamazsınız. Yeni bir şey buldum; hemen patent başvurusu yapayım demekle de olmaz. Buluşunuz şu üç kriteri sağladığı taktirde patentle korunabilir:
- Yeni olması( Tüm dünya çapında)
- Buluş basamağı içermesi
- Endüstriye uygulanabilirlik( Üretilebilmeli, yalnızca fikirde kalmamalı)
Eğer buluş bu üç kriteri de aynı anda sağlamıyorsa ne yazık ki patent alamaz. Bu üç kritere uyan buluşlar için patent başvurusu yapılabilir. Patent başvurusu o buluşu yirmi yıl boyunca rakiplere karşı korur ve hak sahibine tekel olma imkânı verir. Patent sahibinin izni olmadan üretim yapılamaz. Yirmi yılın sonunda patent kamuya açık hâle gelir ve herkes istediği gibi ondan yararlanabilir.
Patent Neleri Korumaz?
Peki, patent her yaratıyı korur mu? Yukarıda da belirttiğim gibi, patent sadece teknik nitelikteki buluşları korur; diğer fikri yaratımlar ise farklı koruma yöntemlerine tabidir. Örneğin, bir telefonun kendine özgü tasarımı, cihazın işleviyle değil dış görünüşüyle ilgili olduğu için tasarım tescili ile korunur. Benzer şekilde, pek çok buluşun dış görünümü, eğer ayırt edici ve özgün bir yapıdaysa ancak tasarım tescili yoluyla koruma altına alınabilir.
Belirli ürün ve hizmet isimleri ise marka tescili alınarak korunur. Kendinize ait bir markanız varsa, bu markayı patentle koruyamazsınız. Korunabilecek nitelikte ürünleriniz olsa dahi, patent almak her zaman en iyi seçenek olmayabilir; zira patentin belirli bir koruma süresi varken, markaların böyle bir sınırı yoktur. Markalar, on yılda bir yenilendikleri sürece sonsuza dek hak sahibinde kalabilirler.
Bunların dışında matematiksel modeller, bilimsel teoriler ve kanunlar da patentlenemez. Yer çekimi yasasının ya da evrim teorisinin patentini alamazsınız. Keşifler de hakeza patentlenemez. Adı üstünde; bunlar keşfedilir, icat edilmez. Doğada halihazırda var olan bir canlıyı, minerali ya da molekülü bulduğunuzda onu patentleyemezsiniz; sadece o keşfin sahibi olursunuz.
Estetik eserler de patent kapsamı dışındadır. Bu tür yaratımlar telif hakkıyla korunur ve işleyiş mekanizmaları patentten oldukça farklıdır. Bir buluş sahibi, tekel haklarına sahip olmak istiyorsa mutlaka resmi bir başvuru yapmak zorundadır. Oysa bir yazar, kitabını kamuyla paylaştığı (veya oluşturduğu) anda o eserin telif hakkına kendiliğinden sahip olur.
Son olarak, buluş niteliği taşıdığı halde yasal düzenlemeler gereği patentlenemeyen unsurlar da mevcuttur. Meşhur “Oncomouse” vakası tam da bu konuyla ilgilidir. Normal şartlarda hayvan ırkları ve bitki türleri patentlenemez. Yeni bir bitki ıslah ettiğinizde veya keşfettiğinizde bunun için patent alamazsınız. Ancak Oncomouse, içine kansere yol açan bir gen enjekte edilmiş ve genetiği değiştirilmiş bir fareydi. Doğada bu formda bir fare bulunmadığı için, bu durumun bir “buluş” sayılıp sayılamayacağı büyük bir tartışma konusu olmuştur.
Oncomouse Bir Buluştur
Harvard Üniversitesi’ndeki bilim adamları kanseri daha iyi araştırmak için bir fareye kansere yol açan gen eklediler. Bu fareleri çoğaltıp üstlerinde deney yaparak kanseri daha iyi anlayabilecekler ve bir tedavi geliştirebileceklerdi. 1984’te farelere bu gen eklendi ve fareler beklendiği gibi tümör geliştirdi. 1988’de Amerika Birleşik Devletleri Patent Ofisi’nden patent almayı başardılar. Amerika bu konuda çok esnekti. Hatta bunun için bir tabirleri bile vardı: “Güneş altındaki insan yapımı her şey patentlenebilir.” Oysa Avrupa bu konuda Amerika’dan epey farklı düşünüyordu. Nitekim süregelen davalar ancak 2004 yılında çözülebildi. Bu bitmek bilmeyen davalara sebep olan maddeler şunlardı:
- Kamu düzenine veya ahlaka aykırılık
- Hayvan çeşitleri veya esasen hayvanların üretimi için biyolojik süreçler
Avrupa Patent Ofisi bu farenin bir hayvan türü olmadığını, aksine bir buluş olduğunu kabul etti. Oncomouse genetiğiyle oynanmış bir fareydi ve araştırmacılar için sadece bir araçtı. İlk madde içinse Avrupa Patent Ofisi faydacı bir yaklaşım geliştirdi. Eğer mevcut buluşun kamuya yararı zararlı yönlerinden fazlaysa o buluş patent alabilirdi. Bu yeni yaklaşım sayesinde bir sürü başvurunun da önü açılmış oldu.
Kanada ise bu olayı kabul etmemesiyle bilinir. Onlara göre topluma yararlı olsa bile herhangi bir canlı patentlenemezdi. Avrupa ve Amerika bu konuda madde bileşimini (composition of matter) öne sürmüştü. Oysa Kanada buna katılmadı.
Amerika’nın en başta kabul etmesinde rol oynayan bir faktör vardır. Diamond v. Chakrabarty adında Hintli bir bilim insanı petrol yiyebilen bir bakteri sentezlemişti. İlk başta bir mikroorganizma olduğu için patent ofisi bunu kabul etmemişti. Halbuki bu bakteri doğada bulunmuyordu, Chakrabarty kendi bilgisini kullanarak onu bu hale getirmişti. Patent alması için gereken üç kriteri de sağlamıştı. Yeniydi, buluş basamağı vardı ve endüstriye uygulanabilirdi. Neticede kazanan taraf Chakrabarty oldu ve patent hukukunu değiştirdi.

Diamond v. Chakrabarty Kaynak: Smithsonian
Yazarın Notu
Bu dönem teknik seçmeli ders olarak Patent Hukuku dersi alıyorum. Hocamız bu konuyu sınavda soracağını söyleyince ben de küçük bir araştırma yaptım. Sonra kendi kendime, ‘Neden bu konu hakkında bir yazı kaleme almıyorum ki?’ dedim ve bilgisayar başına oturdum. Şahsen konuyu çok ilginç, dersi de eğlenceli buluyorum.
Şimdilik patent hukukunun derin detaylarına girmedim; çünkü hem henüz yolun başındayım hem de sizi teknik ayrıntılarla sıkmak istemedim. Dönem sonunda dersi başarıyla tamamladığımda bu yazıyı güncellemeyi planlıyorum. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.
Kaynakça
- Bioethics and Patent Law: The case of the Oncomouse. (n.d.). https://www.wipo.int/en/web/wipo-magazine/articles/bioethics-and-patent-law-the-case-of-the-oncomouse-35278


Üretilmiş canlılar üzerinde patent uygulamasının gelecekte insanlar üzerinde uygulanması olası mıdır