İnsanın kendini huzurlu ve sakin hissettiği yerdir onun evi. İnsanın kendisiyle evi arasında görünmez bir bağ vardır. Bu iki cümle zaten sıkça duymuş olduğumuz iki yargıyı anlatır. Klişeleşmiş olsa da bana göre doğru bir yargıdır. Başkasının evinde veyahut başka bir şehirde içimde tarifsiz bir huzursuzluk meydana gelir. Eminim ki sizlerde de aynısı yaşanıyordur. Bir yabancılık çekersiniz, temkinli davranırsınız. Ne zaman orayı eviniz olarak bilirseniz, işte o zaman rahata kavuşursunuz.
Bir evi meydana getiren belirli unsurlar vardır. Evin temeli, tuğlalar, içindeki demirler, sıvası ve dahası… Evin iskeleti bittiğinde orada yaşayabilirsiniz fakat çıplak bir evde kim yaşamak ister? Bir şey eksiktir, hem de önemli bir şey. O şey evin gelinliği olan badanasıdır. Evin duvarlarındaki badananın rengi ruh halimizi bütünüyle etkileyebilir. Renklerin etkisi yadsınamaz bir gerçektir. Dolayısıyla badana elzem bir iştir, şakaya gelmez. Badanacı Ünal’ın da dediği gibi “Yalnızca cesurların işidir badana.”
Salon Yirmi Bütün Ev İki Bin
Gibiyle alakalı birden fazla yazı yazdım.Bu, ilk sezonla alakalı yazdığım üçüncü olacak. İlk sezonun kendine has bir albenisi ve farklılığı var. Gibi’ye ilk başladığımda bu farkı hissetmiştim. İlk sezonun kendine özgü bir havası ve tarzı vardı. Bunun neden kaynaklandığını bilmiyorum. Belki bulundukları ev, belki bölümlerin süresi, belki de Ersoy’un henüz kadroya dahil olmaması ilk sezonu biricik kılıyor. Bu, biricik ve absürt bölümlerden biri de hiç kuşkusuz “Badana” bölümü. Yılmaz’ın kaldığı salonun rengi yeşil ve mavinin kusursuz bir birleşimidir. Peki, neden tek bir renk değil de iki rengin birleşimidir?
Bölümümüz ikilimizin her zaman gittiği kafede başlar. Yılmaz, İlkkan’a badana için ne fiyat aldığını sorar. Babaannesinin onu dövmesinden dolayı gerizekalı olan İllkan kardeşimiz ise salon için yirmi liraya anlaştığını söyler. Yılmaz bunu duyunca çok şaşırır ve inanamaz. “Şurada iki çay içiyoruz, zaten yirmi lira. Hiç salon yirmi liraya olur mu?” der. İlkkan belki fiyat kırdığını söyler ama Yılmaz kabul etmez. Sonrasında dahi kardeşimiz İlkkan badanacının belki sürümden kazandığını söyler. Sanki salon boyamıyor da pazarda sebze satıyor. Badanada hiç sürüm olur mu? Aklı başında olan her insan evladı bu durumdan şüphelenir fakat İlkkan adam hakkındaki yorumların iyi olduğunu söyler. Bunun üzerine Yılmaz “Bütün evi yetmiş beş liraya boyasın.” der ama İlkkan karşı çıkar. Oha! 75 olur mu bütün ev? diye yanıtlar. Yılmaz’ın bütün fiyat algısı darmadağın olmuştur. Ne var ki badanacı abimizdeki gizemler bununla bitmeyecektir.
Kanlıları Peşinde Dul Bir Badanacı
Bizimkiler tartışırken evlerini boyayacak olan badanacı gelir. Daha tanışırken bile karısının cenazesinden geldiğini belirtir. Bir gün önce eşini kaybetmiş biriyle iş yapmak karakterlerimizi gerer. Adamsa badananın onun için bir terapi olduğunu söyler ve tanışma faslına geçerler. Burada badanacımızın adının Ünal olduğunu öğreniriz. İsimlerin insanın karakterini ve kaderini etkilediğini düşünenlerdendir Ünal. Yılmaz konudan sıkılıp asıl meseleye gelir ve bütün evin 75’e olup olmayacağını sorar. Ünal ” Aman, bunu başka yerde söyleme, gülerler.” der. Hesabı hallettikten sonra onlara aktif bir kan davası olduğunu söyler. Yaslı dul bir badanacı olmasının yanı sıra peşinde kanlıları da vardır. Nitekim bir badanacı olmak asla kolay bir iş değildir. İkilimiz polise gitmesini teklif etse de Ünal bunu gururuna yediremez. Hatta badana yaparken ölmenin sahnede ölmek gibi olduğunu da ekler. İşte işine bu denli aşıktır bizim Ünal.
İkilimiz kendi arasında tartışmaya başlar. Yılmaz Ünal’ı istememektedir. İlkkan ise adamın yorumlarının çok iyi olduğunu, adamın dürüst olduğunu söyler. İkisi ortak bir karara varamamışken, Ünal gelip onlara korkmamaları gerektiğini söyler. Badana işine korku girdiği zaman tadı kaçar.
Badana ve Çabuk Çorba
Karakterlerimiz anlaştıktan sonra içlerinde kan davası korkusuyla beraber malzemeleri almaya giderler. Adam malzemeleri de kendi cebinden öder. Bir kutu boyanın maliyeti zaten yirmi lirayı hayli hayli aşmaktadır. Yani adam açıkça zarara girmektedir. Yarım saatlik bir iş için kendimi yormaktadır. Yılmaz buna bir türlü anlam veremez.
Nihayet eve geldiklerinde Ünal onlara aklındaki fikri söyler. O, duvar için yeşilden maviye belli belirsiz bir geçiş düşünmektedir. Yılmaz karşı çıkıp gerek olmadığını, düz beyaz renk istediğini belirtir. İnsanüstü gücüne rağmen tam bir korkak olan İlkkan ise hemen Ünal’a katılır. Israrla Yılmaz’ı ikna ederler ve Ünal işe başlar. Başlar başlamasına ama başlamadan yine bir tatsızlık çıkar. Ünal’ın iki tane tabancası vardır. Yılmaz İlkkan’a bakıp adeta içinden söver. Üç buçuk atan İlkkan ise Ünal’a çabuk çorba teklif eder. Ünal çabuk çorbaya bayılmaktadır ve asla çabuk çorbaya hayır demez.
Sen Bunu Nasıl Beğenmezsin?
Titiz bir çalışma sonucunda Ünal ortaya şahane bir işçilik koyar. Her ne kadar o geçiş belirsiz olmasa da emek verdiği ortadadır. Ne var ki bizim Yılmaz’ı tanımamaktadır. Yılmaz, Ünal’ı kırıp sinirlemeden duvarı beğenmediğini anlatmaya çalışır. Ünal’ın sinirlenmesini istemeyen İlkkan ivedilikle Yılmaz’a karşı çıkar ve olayı çözmeye çalışır. İlkkan’ın tipik hareketlerinden biridir bu. Ne zaman ortam gerilse, alttan alır ve kendi fikrini savunmaz. İlk bölümden beri böyledir. Zaten seri boyunca karakterlerimiz iyiye doğru bir karakter gelişimi geçirmezler. Tam aksine sürekli aynı hataları tekrarlayıp bundan ibret almazlar ve karakterlerini daha da derinleştirirler. Bir noktada bu onları daha çok insan yapmaktadır zira gerçek hayatta kurgulardaki gibi bir karakter gelişimini her daim görmeyiz. İlkkan her zaman kişiliksizdir, entel davranır ve kadınlara katılır. Evrende ışık hızıyla yarışabilecek tek bir şey vardır: İlkkan’ın kadınlara katılma hızı.
Yılmaz da seri boyunca mütemadiyen aynı yanlışları yapar ve bir türlü ders almaz. Ne zaman susacağını asla bilmez. Kolay kolay da bir şeyi beğenmez. Duvarı beğenmediğini söyleyince Ünal delirir, aklı böyle bir şeyi almaz. Bir insan nasıl böyle bir şaheseri beğenmez? Ünal hayal kırıklığı ve kafa karışıklığı içindeyken ona çabuk çorba teklif ederler. Bu, Ünal’a yapılmış saygısızca bir tekliftir. Böyle bir kadirbilmezliği alelade bir çabuk çorba çözemez. Silahlarını alıp yirmi lirasını geri ister. Yılmaz’a dönerek: Sen var ya, dünyanın en güzel işi gelse beğenmezsin oğlum.” der. Oldukça haklı bir isyandır bu. Yılmaz’ın müşkülpesentliği seri boyunca kendini gösterir.

Ünal duvarın önünde ağlamaya başlar. Duvarı beğenmemelerine isyan eder ve onları korkak olmakla suçlar. Günahlarından kurtulacağını söyleyip bir çırpıda evden çıkar. Badanacı Ünal’ın hikayesi de böylece son bulur.
Yazarın Notu
Yazıda da belirttiğim gibi Gibi’nin ilk sezonu genel olarak benim için ayrı bir yerde. İlk sezonun çoğu bölümünü seviyorum. Badana bölümünü de ilk izlediğimde epey sevmiştim. Bana göre duvar ortalama oldu. Ne beğendim ne de beğenmedim. Olsa da olur olmasa da olur yani. Yılmaz ise neredeyse bedavaya yaptırdığı bir iş için adama laf etti. En başta beyaz istediğini o masada söyleyecekti. Sonrasında defalarca söylese de işe yaramadı. Adam bir kere kararını vermişti.
Ünal’ı ünlü tiyatrocu, ses ve dublaj sanatçısı olan Yaşar Karakulak oynamıştır. Fark ederseniz, sesi ve diksiyonu yerindedir. Karaktere de harika bir şekilde hayat vermiştir. Keşke birkaç bölümde daha yer alsaydı ve Gibi’ye ayrı bir tat katsaydı ama olmadı. Belki ileride başka bir projede Feyyaz Yiğit ile bir araya gelirler.

