Geçenlerde ilk bölümünü attığım öykünün ikinci kısmı sizlerle. Deliler Ormanı 2 umarım ilginizi çeker, iyi okumalar diliyorum.
Olanca gücüyle atını yatıştırmaya çalışmış. Ne yazık ki adamın çabaları karşılıksızmış. At huysuzluklarına devam edip kişnemiş, kişnemiş, kişnemiş. Adam bir yandan atın yularına asılıyor, bir yandan da atının sırtını okşamaya çalışıyormuş. Bakmış ki hayvana işlemiyor bunlar, “Ne yapmak lazım şimdi?” demiş. “Ne gördü bu hayvan? Kurt mu, ayı mı, domuz mu?”
Subay çevredeki seslere odaklanmaya çalışmış, pürdikkat dinlemiş. Uğultu duyduğunu fark etmiş. Çok uzaklardan gelen zayıf bir uğultu… Subay bir an tedirgin olmuş; bir eli atın sırtında, öteki eli havada süzülür vaziyette öylece donakalmış. Yüreği sıkışmış, yavaştan teklemeye başlamış. Boştaki elini, tıraşlı sakalının ortaya çıkardığı keskin çenesine doğru götürmüş, tefekküre dalmış. Acaba…
Ne hikmetse at birden sakinleşmiş, kişnemeyi bırakmış. Gözleri de normale dönmüş. Subay, doğal olarak bu vakadan hiçbir şey anlamamış. Çantasından kaşağıyı çıkarıp atı tımarlamaya başlamış; hayvanın sağrısını okşamış, elini atının üstünde gezdirmiş. Hayvan tamamen sakinleşmiş. “Aferin, böyle uslu ol oğlum,” demiş ata.
Adamın atı da asil soydan geliyormuş. Atalarını zamanında özenle seçip çiftleştirmişler. Arap atı kadar olmasa da yine de oldukça dayanıklıymış. Az içer, az yer; hızlı gider, geç yorulurmuş. Atını kaybetse bizimki çok hüzünlenirmiş anlayacağınız. İmkânı olsa ortalığı velveleye bile verirmiş belki de. Öyle bir atmış işte. Bazen adamın üstleri bu atı kıskanır; “Keşke bizim olsa,” diye kem gözlerini şirret karılar gibi hayvanın üstüne dikerlermiş.
— Hep aynısını yapıyorsun bak! Uzattıkça uzatıyorsun hikâyeyi. Sadede gelsene artık, sıkıldık. Konuşmamız gerekenler varken sen duymuşsun bir yerden bir kocakarı masalı, anlatıyorsun bize burada. Mustafa aç kurtlar gibi erzaklara bakıyor, fark etmedin mi? Bizim tayınları da yer diye korkuyorum.
Konuşan adam bu sözlerin üstüne sessizce güldü ve Mustafa’ya doğru baktı. Mustafa ise sadece getirdikleri yemeklere bakıyordu. Aç olduğu bakışlarından bile belliydi.
Mustafa otuzlarında, kirli sakallı, yuvarlak yüzlü ve ela gözlü bir adamdı. Normal, güzel bir burnu ve uzun kirpikleri vardı. Dudakları kalın, dişleri hafif sarıydı. Bir köpek dişi kırıktı ve azı dişlerinin üstünde birkaç yemek kalıntısı göze çarpıyordu. Kalem gibi kaşlarının üzerinde; siyah, dalgalı ve yağlı saçları oldukça gürdü, bazen miğferinin altından alnına doğru taşardı. Boyu da oldukça uzundu; görenler sanki göğe uzanır sanırdı. Bunun yanında vücudu kaslı ve yapılıydı. Sinirlendiğinde boynundaki kalın adaleler kasılır ve belirginleşirdi. Şehirdekiler Mustafa’yı bu halde görünce, “Zebella geliyor,” derdi. Yapılı olmasına yapılıydı ama göbeği ondan önce giderdi her yere. Bir türlü o fazla yağını eritememişti.
Şehirdeki çocuklar zaman zaman Mustafa’yı alaya alır, göbeğine vurup kaçarlardı. Mustafa da ufacık çocukların peşinden koşturur, onlarla çeşitli oyunlar oynardı. Yorulduğunda şehir meydanındaki çeşmeye oturur, soluklanırdı. Onu bu halde gören şehir muhafızları, “Hayrola Mustafa? Yine mi çocukları yakalayamadın? Koca adamsın, az biraz talim yap!” der, Mustafa ile şakalaşırlardı.
Mustafa farklı bir adamdı, korku nedir pek bilmezdi. Yağıların üstüne atmaca misali, o koca cüssesiyle atılırdı. Tekbir getire getire savaşırdı hepsile. Ancak savaştan ne zaman eve gelse asıl korkusu filizlenirdi. Hatunundan çok korkardı bizimki. Ne derse hemen gider yapar, bir dediğini iki etmezdi.
Mustafa’nın hanımı da –Yaradan bağışlasın– çok hoş bir kadındı. Çocuklarını ve erkeğini çok sever, onlar için yeri gelse ölürdü. Güçlü ve dirayetli bir kadındı; üzerinde dağlar gibi bir ululuk vardı. Çok yardımseverdi üstelik, şehirdeki yoksullara daima yardım ederdi. Ederdi de kendisi de varsıl değildi ki… Varsın varsıl olmasın, o yine de geri durmazdı. Bazen onu görenler arkasından konuşurdu. Kişioğlu bu ya! Bırakır mı hiç huylu huyunu? Neymiş, yaptıklarını usları almıyormuş… “Para dediğin değerlidir,” derlermiş kadına. O ise bu sözlere hiç aldırmaz, işlerine devam edermiş.
Bizim budun da böyledir arkadaşlar. Savaşçıyız, merhametliyiz, konukseveriz ama dedikoduyu da pek bir severiz. Onsuz yapamaz hele bazıları. Sabahtan kümesten irice bir horoz çıkar, tüneği eşeler, boğazını temizler, Yaradan ne ses verdiyse hepsini kullanırdı. Bir öterdi ki sormayın. Ötmesiyle dedikoducuların kalkması da bir olurdu. Gece gökte yıldızları görene kadar bir o eve gider, bir bu eve geçer; koca mahallede mekik dokurlardı. İnsanda hiç mi ar olmaz diye düşünmekten alamazdık kendimizi. Düşünmeyin karındaşlar, düşünmeyin. Ben bir yere varamadım, siz nasıl varacaksınız?
