Free river forest background

Deliler Ormanı Son Kısım

İki buçuk sene önce Deliler Ormanı öyküsünü bir yarışma için yazmıştım. O zamanlar o oturmamış olay örgüsüyle ve dil bilgisi hatalarıyla metnimi nasıl gönderdim, ben de hayret ediyorum. Şimdi nispeten okunabilecek seviyeye gelen bu acemi metnimin son kısmını sizlerle paylaşıyorum. Çok uzun olduğu için bazı yerleri Gemini düzenledi. Geniş bir vakitte hataları düzeltirim. İlk kısma isteyenler buradan ulaşabilir. Deliler Ormanı Son Kısım sizlerle, iyi okumalar.

Ateş çemberinin etrafında oturanlar bana kafa sallayarak hak verdi. Hepsi ateşe bakıyor, kendi dünyalarında geziniyordu. Bu koca acun yetmezdi bize; bir de kendi içimizdekilerde gezerdik. Vakit başka nasıl geçsin ki? Bir şekilde oyalanmak icap ederdi.

Mustafa’ya tekrar göz attım. İyice acıkmıştı. Zavallının yüzünde bir de yara izi vardı. Geçenlerde Ruslarla olan savaşta almıştı o yarayı. Kabiliyetli bir mızrak kullanıcısıydı. Mustafa tecrübeli bir asker olmasa kesin ölmüştü; hiçbir tansık (mucize) da onu kurtarmaya yetmezdi. Mustafa adamı öldürmüştü neticede. Bir de o ölen Rus çavuş olmasın mı? Mustafa ayrı bir keyiflenmişti. Sanırsınız uçmağa vardı da geldi; öyle bir sevinçti onunki.

Şimdi sevinci bir kenara koyarsak; Ruslar ne ara bu kadar gelişmişti? O yarayı gördüğümde hep bunu düşünüp dururum. Biz buralara ilk geldiğimizde bu adamlar ormandan çıkamazdı. Ne beslenmeyi ne de avlanmayı bilirlerdi. Koskoca Franklar nerede, bu adamlar nerede? Franklar da pis bir halktır; pislerdir fakat cenk etmeyi de iyi bilirler. İngiliz gâvurlarıyla az çarpışmadılar; çoğunda da galip gelmeyi bildiler. Franklar bunu biniciliğe ve yeni nesil savaş tekniklerine borçluydu. Atlarının üstünde uzun bir sopa kullanıyorlardı. Hani biz çevgen oynarken kullanırız ya, aynı onun gibi… Büyük komutanları da orduda büyük yenilikler yapmış zeki bir adamdır.

“Bana diyene bak! Karındaş, onlar gibiymiş arkadaşlar,” dedi biri. Sopanın başı takılıp çıkarılabiliyormuş. O anki duruma göre farklı bir silah lazım gelirse ona göre sopanın başını değiştiriyorlarmış. İsterlerse kargı olurmuş, isterlerse tokmak. Kullanışlı ama Rusları yenmek için bunlar lazım değildir kanımca. Hâlihazırda bizim…

— Aldın başını gittin! Sen de zaten bildiğimiz şeyleri anlatır durursun. Mustafa’yı da doyururuz, merak etme sen hele.

Konuşan adam en baştaki köpeğin sahibiydi. Artun derdik ona. O da bizimle aynı yaşlarda bir gençti. Az savaş geçirmemiştik beraber. Boyu Mustafa’dan bir kafa kısaydı. Zayıf ama dirençli bir vücudu vardı. Göğüs ve karın kasları düzenli talimler sebebiyle sıkılaşmıştı. Kol adaleleri de sıradan bir erkeğe göre oldukça iyiydi; bacakları da yine aynı oranda gelişmişti. Bir baldırları vardı ki sormayın! İyi biniciydi bizim Artun. Atını da pek bir severdi. Uzun ve keskin hatları olan bir yüzü vardı. Siyah gözler ve kaşlar ona ayrı bir çekicilik katardı. Gözünün hemen yanında ufacık bir beni, kemerli bir burnu ve ufak dudakları vardı…

— Devam et Artun. Bitir bakalım şu hikâyeyi. Eskilerin destanlarını yeğlerim ama neyse; seninki de dinlettiriyor iyi kötü.

— Tamamdır. Çok kalmadı zaten.

Artun dinleyicilerine bir baktı; bir şahin misali hepsini süzdü. Köpeğini kontrol etti, başını okşadı ve anlatmaya devam etti:

— Atın şanını konuşuyorduk en son, değil mi? Kısacası bizim at ünlüymüş şehirde. Subay atını sakinleştirip gerisin geri kütüğe oturmuş. Ateşin karşısında tefekküre dalmış. “Bu hayvan ne görmüş olabilir? İlk kez görüyorum bu kadar ürktüğünü. Bana çekmiştir oysaki; ben nasıl korkusuzsam o da öyledir. Her yere gelir, her türlü çetinlikte yanımda yer alır. Ne savaştan korkar ne yağıdan (düşmandan). Şimdi ne olmuştur da tini (ruhu) böyle rahatsızdır?”

Subay eline bir çalı alıp ateşi karıştırmış. Canı çok sıkılmış. Dirseğini dizine dayamış, avuç içini de çenesine yaslamış ve boş boş yanıp giden ateşe bakmış. “Böyle bir yere varılmaz, sabah ola hayrola,” diyerek yatmaya karar vermiş. Ateşi söndürmüş, döşeğini güzelce yere sermiş. Dalmış uykuya. Subay da çok ağır uyurmuş; hani “top patlasa uyanmaz” derler ya, tam o biçim… Kim bilir ne rüyalar görerek… Belki de sevdiğini görmüştür, bilemeyiz.

Sabah günün ışımasıyla ayılmış, etrafına bakmış. Her şey yerli yerindeymiş: çantası, yemek kapları ve türlü türlü ıvır zıvırı… Dün geceki olay hâlâ aklındaymış ama. Bütün eşyalarını toplamış, atını çözmüş. Üzengiye basıp bir çırpıda eyere çıkmış. Atın sağrısına bir tekme vurup hayvanı mahmuzlamış. Ormanın içinde dörtnala gitmeye başlamış. Ormanda çeşit çeşit ağaç varmış: sedir, kestane, meşe, karaçam, ladin ve daha niceleri… Adamın bilmediği ağaçlar, sürüsüyle bitki ve envaıçeşit böcek varmış.

Bir ara bir kurt sürüsü gördüğünü sanmış. “Hayal miydi?” deyip atını o yöne doğru sürmüş. Sürmüş de sürmüş… Etrafta herhangi bir ize rastlayamamış. Sonra kocaman, yosunlu ve yuvarlak bir kaya bulmuş. Bir de ne görsün! Kayanın üstünde dikilen dişi bir kurt, adeta insan edasıyla subaya bakıyor. Subay bu işe anlam verememiş, tedirgin olmuş. Kurt ise hiç istifini bozmamış, asil duruşunu korumuş. Sonra kurt uluyup bir anda gözden kaybolmuş.

Subay şaşkınlığını üstünden atıp kurdun peşine düşmüş; başlamış takibe. Lakin kurt gözden kaybolmuş. “Kurt attan nasıl hızlı gider?” demiş bizimki. Bir yere mi saklandı acaba diye etrafı soruşturmaya, mağara ya da oyuk aramaya koyulmuş. Nafileymiş çabaları. “Yok işte, yok!” diye söylenmiş koca adam. “Nereye gidebilir bu hayvan? Neden bana öyle baktı? O bakışlar bir hayvanın içgüdüsel bakışları değildi. Sanki bir insan bakar ya, aynı öyle baktı bana,” diye düşünmüş.

Bir anda ilerisinden bir hışırtı gelmiş. Adam hemen o tarafa doğru bakmış. Sesi çıkaran her neyse oldukça dikkatsizmiş; bütün yapraklara ve çalılara basarak kendisini açığa çıkarmış. Adam atının üstünde diklenmiş, gözlerini kısarak o tarafı hızla taramış. Bir anda gözüne bir şey çarpmış. Subayın ağzı gerilmiş, gözbebekleri büyümüş. “Bu da ne be?” diye sorgulamış.

Gördüğü; ölmeye yakın, ayakta duramayan, sakalı göğsüne kadar uzanan bir deri bir kemik yaşlı adamın tekiymiş. Saçı beyaz ve gri karışımı; yağlı ve kirliymiş. Adam kamburmuş üstelik, bir değneğe yaslanarak ayakta duruyormuş. Giysileri yırtık pırtıkmış, üzerinde kahverengi bir cübbe varmış. Adamın bir gözü körmüş; yüzü kırışık ve buruşukmuş. Tam alnında koca bir ben varmış, sağlıklı olan diğer gözü ise maviymiş.

Yaşlı adam subayı görünce uğursuz bir gülümsemeyle karşılık vermiş. Ağzı açılınca asıl iğrençlikler ortaya çıkmış: Bir tane bile sağlam dişi yokmuş; yarısı dökülmüş, kalanı da çürümüş vaziyetteymiş. Damağı kanamış ve irinle dolmuş. Subay adamı bu halde görünce hem tiksinmiş hem de ona acımış; merhametli bir adammış neticede. Subay bunları düşünürken adam dile gelmiş:

— Ne ararsın burada yabancı? Burası tekin bir yer değildir. Buradan sağ çıkan da olmamıştır. Duyduğun sesler seni delirtir, gördüklerin usuna sığmaz. Uslu bir adama benzersin. Şimdi burayı terk et! Geç olmadan yap bunu!

Subay bu sözlere bir anlam verememiş. Adamı baştan aşağı iyice süzmüş. “Bu yaşlı bir alık olmasın?” demiş içinden. Tek başına bu ormanda ne yapar, ne yer? Ecinni olabilir mi? Yoksa bu bir Arçura falan mı? “Onlar bu surette olmazdı ki ama,” diye düşünmüş. Subay bütün özgüvenini toplamış, bir öksürmüş ve söze girmiş:

— Ben bu ormanın efsununu duymuş sıradan bir askerim. Bu ormanın nice insana mezar olduğu anlatılır; ben de bunu kendim tecrübe etmeye geldim. Başkentte yaşayan kendi halinde bir subayım. Uzun bir süre yeni sefer olmayacak; Ruslarla barış imzalandı geçen. Haberin yok galiba. Hoş, nasıl olsun ki? Ormanın içinde rezil bir şekilde hayatını devam ettiriyorsun. Gelmiş bir de bana burada ahkâm kesiyorsun! Vereceğin değerli bir öğüt ya da tavsiye yoksa eğer çekil yolumdan ihtiyar! Seni incitmek istemem; büyüklerime karşı saygılıyımdır, töremiz böyle öğretmiştir bize.

Subay bilerek adama sert çıkmış; gerçekten insan mı yoksa bir canavar mı anlamak lazımmış. Mantığını kullanınca, bu yaşta bir insanın böyle bir yerde hayatta kalması pek de olanaklı değilmiş. Gizemli varlık bu sefer ciddi bir tonda konuşmuş:

— Pişman olacaksın; arkandan çok ağıt yakılacak yabancı.

Diyerek uzaklaşmış. Varlığın bu hareketi karşısında subay şaşırmış tabii. Adama seslenmiş ama nafile… Yaşlı yaratık bir anda gözden kaybolmuş. Subay ikilemde kalmış; peşinden gitmek istiyormuş ama yola da devam etmesi gerekiyormuş.

— Bu adam hayal görmüş olamaz mı? Belki de gece iyi uyuyamadı ve olmayan şeyler gördü. Bir sanrı gibi…

Bunu diyen ekibimizin en genç üyesi Ahmet’ti. Daha yirmi yaşına yeni basmıştı. Sarı saçları, yeşil gözleri, uzun kirpikleri vardı. Elmacık kemikleri çıkıktı. Dudağının yanında ufacık bir ben vardı. Burnu yüzüne çok yakışıyordu; ne büyüktü ne de ufak. Dudakları kiraz gibi kırmızıydı. Sarı-kahverengi arası sakalı ve bıyığı vardı. Boyu Artun’dan üç dört parmak daha uzundu.

— Ne hayali ya! Anlatıyoruz işte. Önce bir bitirelim şu hikâyeyi. Çok sabırsız çıktınız siz de.

Bu olaylar olurken Mustafa çantalardaki pastırmayı çıkarmış, bulduğu bir kestane dalına takmış ve ateşin üstüne koymuştu. Pastırmadan akan yağlar ateşe düşüyor, cız sesi çıkıyordu. Mustafa diliyle dudaklarını büyük bir iştahla yalıyor; diğer elinde tuzunu ve ekmeğini tutuyordu. Pastırma kokusunu alan kurt köpeği ise Mustafa’ya doğru bakıyordu. Hayvan da acıkmıştı; kaç saattir boğazından bir şey geçmemişti zavallının. Artun “kızını” bu halde görünce dayanamadı; yakaladığı tavşanı çıkarttı, bıçakla bir parça et kesti ve köpeğin önüne attı. Kalanını da bir çalı bulup ateşin üstüne yerleştirdi.

— Yardım edin bari. Yemeği hazırlarken bir yandan anlatmaya devam ederim.

Biz yardım ederken Mustafa tıkınıyordu. Ona da çay görevini verdik. Mustafa iyi çay demlerdi. Bu çaylar Çin’den özel olarak geliyordu ve her askere aylık az bir tayın verildiği için çok kıymetliydi. Mustafa demliği güzelce doldurdu ve ateşin üstüne astı. “Yavaşça kaynasın diye böyle yapıyorum,” diyordu. “Ateşi kısık kısık vereceksin, o zaman tadı çıkar.” Bilmem ne kadar haklıydı Mustafa… Artun kendine düşen işleri bitirmişti ve hikâyeye devam etmeye can atıyordu. Hepimiz yanımızdaki aşlardan atıştırmaya başlamıştık. Artun da biraz ekmek yedikten sonra heyecanla devam etti:

Adam bu olaylar sonrasında uzunca bir yol kat etti. En sonunda akşama doğru kendine bir yer seçti ve oturdu. Atını da yine bir ağaca bağladı. Yanına okunu ve yayını alıp avlanmaya çıktı. Subay aynı zamanda usta bir avcıydı; yay kullanmayı iyi bilirdi der eskiler. İrice bir tavşanı avlamayı başarmıştı. Tavşan etinin de tadı bir başka olurmuş; kimisi toprak kokar der, kimisi lezzetlidir. Şahsen ben hiç yemedim; ilk kez bugün olacak.

Neyse, subay yeniden bir ateş yakmış amma çok uğraşmış bu sefer. Sürekli esen bir rüzgâr varmış. “Dağdan vadiye doğru geliyor herhâlde,” demiş. Rüzgâr feci bir uğultu da yapıyormuş. Subay bir türlü odaklanamıyormuş; kafasının içinde sürekli bu sesi duyuyormuş. Ateşi yakıp oturmuş. Tavşanın kürkünü soymuş, derisini güzelce yüzmüş. Yenecek duruma getirmiş hayvanı. Ateş iyice güçlenince tavşanı pişirmeye başlamış.

Ansızın ateş parlamış ve üç dört kafa boyu kadar yukarı çıkmış. Subay ne oluyor diye bakmış etrafına. “Rüzgâr mıydı acaba?” diye düşünürken ormanın içinde bir karaltı görmüş. Karaçam ağacının arkasından bir şekil onu gözetliyormuş. Boyu bir insan kadar varmış. Subay dönüp atına bakmış; atı hareketsiz bir şekilde öylece dikiliyormuş. Birden uğultunun şiddeti artmaya başlamış. Derinlerden gelen o uğultu artık onu delirtecek duruma getirmiş. Atına seslenmiş; hayvan heykel gibi kaskatı kesilmiş. Hiç kıpırdamıyor, tepki vermiyormuş. Subay tekrar seslenmiş; tekrar, tekrar ve tekrar…

“Faydasız,” diye düşünmüş subay. Karaltı ona doğru yaklaşmaya başlamış. Karaltının yüzü yokmuş; evet, yüzü yokmuş, simsiyahmış. Kolları ve bacakları varmış ama onlar da çok basitmiş, hiçbir ayrıntısı yokmuş. Subay bunu görünce yüreği güm güm atmaya başlamış. Terlemiş; elleri ve bacakları tutulmuş, nefesi hızlanmış. Hemen kılıcını bulup savaş vaziyetine geçmiş. Bilirsiniz, o zamanlar çakmaklı tüfekler daha icat edilmemişti. İtalyan gâvurları bu işleri iyi bilir; onlarda mucit çoktur, ilim ilerlemiştir tabii. Adamda tüfek falan yok ki sıkıp da korkutsun.

Subay karaltı yaklaşırken ne kadar bildiği dua varsa hepsini okumaya başlamış. Besmele çekip bütün gücüyle ileri atılmış; kılıcını sallamış karaltıya. Kılıç karaltının içinden geçip gitmiş! Subay korkuyla geri çekilmiş. Kılıcını tekrar sallamış, yine geçip gitmiş. “Bu nasıl mümkün olabilir?” diye çığlık atmış. Islık çalıp atını çağırmış ama atı yine tepki vermemiş. Karaltı adamın omzuna dokunmuş; adam donup kalmış. Artık bedeni hareket edemiyormuş. Karaltı subayın omzunu sıkmış, sıkmış ve sıkmış… Subay iç acıtan bir çığlık koparmış, gözünden yaş gelmiş. Bütün gücünü toplayıp karaltının yüzüne bir yumruk sallamış ama nafile; yumruğu boşluktan geçip gitmiş.

“Sen nesin böyle?” diye bağırmış. Yardım çığlıkları atmış ama duyan kimse yokmuş. Rüzgâr son hızla esiyor, subay kendi sesini bile zor duyuyormuş. Karaltı subayın boğazını sıkmaya başlamış ve ayaklarını yerden kesmiş. Subay direnmeye çalışmış, tekme atmış, küfürler savurmuş. Nefesinin kesildiğini, bütün kanının çekildiğini hissetmiş. Beyni zonkluyormuş, algıları kapanmış. Son kez atına doğru bakmış… Son anlarında ne düşündüğünü bir o, bir de Yaradan bilir.

Sabah olup gün ışıyınca at, yerdeki otları yemeye geri dönmüş; hiçbir şey olmamış gibi sakin sakin otlanıyormuş. Subay ise yerde hareketsiz yatıyormuş. Onu civardaki köylüler bulmuş. Bulduklarında subayın kıyafetleri tamamen temizmiş; hiçbir kan lekesi yokmuş. Köylüler adamın bedenini incelemişler; subay ölmüş, bedeni de buz gibi soğukmuş. Atını da alıp köye dönmüşler. Efsane burada son buluyor arkadaşlar. Daha detaylısını benim dedem biliyor; isteyen ondan da dinleyebilir.

Artun herkese bir baktı. Mustafa doymuş, dişlerini temizliyordu. Ben ve Ahmet ise hem yiyor hem de çay içiyorduk. Ben söz alıp sordum:

— Mantarları bilir misin Artun?

— Evet, bilirim karındaşım. Neden sordun?

— Bazı mantarlar değişik sanrılar gördürür insanlara. Bizim başkentteki hekimler bu konuda bilgili ve yetkindir; ilim ilerlemiştir neticede.

— Yani bu adamın böyle bir mantar yiyip zehirlendiğini söylüyorsun, öyle mi? Düşününce mantıklı aslında. Hiçbirimiz mantar yemesin o zaman; saçma sapan sanrılarla uğraşmayalım. Vaktimiz kısıtlı zaten; elimizdeki esiri bir an önce götürmemiz lazım.

Hepimiz dönüp esire baktık. Oldukça güzel bir kadındı; süt beyaz bir teni, simsiyah gözleri ve saçları vardı. Saçlarını özenle taradığı belli oluyordu. Benden bir kafa kadar kısaydı. İyice bağlamıştık onu. Kadın soylu bir Rustu. Rusların son yaptıklarından sonra bize bir koz lazımdı; bu da güzel bir koz sayılırdı. Bu özel görev bize komutan tarafından verilmişti. Bu görevi ifa ederken bu ormanda durup konaklamıştık. Kadın, anlattığımız hikâyeyi anlamamasına karşın çok korkmuştu; yüzünden belliydi. Ona zarar vermeyecektik tabii ki de. Yine de bir esir hayatı yaşamak oldukça zordu; başkentte iyi karşılanmayabilirdi bu kadın.

Ben bunları düşünürken yine bir uğultu geldi. Bu seferki oldukça güçlüydü ve sanki birisi yardım istiyordu. Hepimiz birbirimize baktık. Sonra liderimiz olan Artun emirleri verdi:

— Tamam, yatıyoruz artık beyler. Sırayla nöbet tutup esiri ve atları koruyacağız. İlk nöbet sırası sende Mustafa. Ateşi söndürme ve gözünü açık tut. Tüfek kullanmayı bilen tek sensin aramızda; zorda kalırsan kullanmaktan çekinme. Aykırı bir şey görürsen bize haber et. Bu ormanda ne olacağını bilemeyiz.

Sonra Mustafa hariç herkes uyudu. Mustafa bütün gece nöbet tuttu. Bir ara bir karaltı gördüğünü sandı; araştırmayı düşündü. Az önceki efsane de aklını çelmişti biraz. Sonra nedendir bilinmez, “kurttur” deyip oturdu. Sabah bütün ekip hazırlanıp yola devam etti. Herkes sağlıklıydı ama esirleri delirmişti. Hiçbirinin, kadının başına ne geldiğinden haberi yoktu.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top